Son beş yıl… Böyle söyleyince sanki her şeyi planlamışım, her adımı hesaplamışım gibi duruyor. Ama hiç öyle değil. Daha çok kendi kendine akan bir süreçti. Bazen hızlandı, bazen duvara çarptı, bazen de olduğum yerde sayıyormuşum gibi hissettirdi. Dışarıdan bakınca hikâye basit görünüyor; “İşini kurmuş, her şey yolunda” İçeriden bakınca ise işler o kadar renkli değil. Çünkü bu beş yıl bana aynı anda hem çok şey kazandırdı hem de fark etmeden benden çok şey aldı.
En büyük kazancım sanırım kontrol hissiydi. Kimse sabah kalkıp bana ne yapacağımı söylemiyor. İlk başta kulağa inanılmaz geliyor. Kendi saatlerin, kendi kararların, kendi düzenin… Bir süre gerçekten bunun tadını çıkarıyorsun. Sonra yavaş yavaş şunu fark ediyorsun: Kimse sana ne yapacağını söylemiyorsa, bütün kararları vermek de sana kalıyor. Ne zaman çalışacağın, hangi işi kabul edeceğin, hangi müşteriye “hayır” diyeceğin, hangi riski alacağın… Bunların hepsinin yükü de sende. Özgürlük güzel ama kimsenin söylemediği tarafı şu; özgürlüğün faturası da sorumluluk oluyor.
Yine de üretmenin verdiği hissi hiçbir şeye değişmem. Boş bir fikirden bir marka çıkarmak, sıfırdan bir web sitesi oluşturmak, bir reklam kampanyasının büyüdüğünü görmek tarif etmesi zor bir duygu. Ortada hiçbir şey yokken bir şey inşa ediyorsun. Bazen bütün yorgunluğun sonunda aldığın tek ödül, kendi kendine “Bunu ben yaptım.” diyebilmek oluyor. İlginç olan şu ki bazen o cümle bile devam etmek için yeterli geliyor.
Ama hayatın garip bir huyu var. Kazandığın şeyleri hemen fark ediyorsun, kaybettiklerini ise yıllar sonra.

Bence son beş yılda en fazla değişen şey insan ilişkilerim oldu. Bunu ilk zamanlarda hiç anlamıyorsun. Çünkü telefonun sürekli çalıyor, mesajlar geliyor, toplantılar yapılıyor. “İnsanlarla zaten sürekli iletişim halindeyim.” diyorsun. Sonra bir gün fark ediyorsun ki iletişim başka, temas bambaşka bir şeymiş.
Eskiden günün içine karışan insanlar vardı. Aynı ortamda bulunmak, kahve içerken saçma sapan konular konuşmak, plansız karşılaşmalar yaşamak. Bunlar o zamanlar sıradan geliyordu. Meğer insanın ruhunu besleyen şeylerin büyük kısmı da bunlarmış. Şimdi ise konuşmaların çoğu bir ekranın içinde başlıyor ve yine orada bitiyor. İş konuşuluyor, proje konuşuluyor, teslim tarihi konuşuluyor. Ama hayat pek konuşulmuyor.
Kimseyle küs değilsin. Birisi tarafından terk edilmiyorsun. Sadece herkes yavaş yavaş uzaklaşıyor. Öyle büyük kopuşlar da olmuyor. Kimse kapıyı çarpıp çıkmıyor hayatından. Sadece herkes kendi temposuna kapılıyor ve bir bakıyorsun, eskiden çok doğal olan ilişkiler artık ajandaya yazılması gereken buluşmalara dönüşmüş.
Zaman algısı da değişiyor. Başta “Mesaim yok.” diye seviniyorsun. Sonra anlıyorsun ki mesai yoksa bitiş saati de yok. Laptop kapanıyor ama kafanın kapağı kapanmıyor. Sürekli “Şuna da bir bakayım.”, “Bunu da halledeyim.”, “Yarın unutmayayım.” düşünceleri dönüp duruyor. İnsan fiziksel olarak masadan kalkıyor ama zihni hâlâ çalışmaya, düşünmeye devam ediyor.
Ve işin en ironik tarafı şu: Bunu sana kimse yaptırmıyor. Patronun yok. Seni zorlayan biri yok. Mesaiye kalmanı söyleyen, hafta sonu aramanı isteyen kimse yok. Ama bütün bunları kendine yine sen yapıyorsun. Sanırım kendi işini yapmanın en ağır tarafı da bu. Patronundan kaçıyorsun ama günün sonunda kendi patronuna dönüşüyorsun.
Para tarafı ise filmlerde anlatıldığı gibi değil. Bir ay her şey yolunda gidiyor, kendini dünyanın en doğru kararını vermiş gibi hissediyorsun. Sonraki ay belirsizlik başlıyor. Sonra bir gün kendi kendine “Ben ne yapıyorum?” diye sorduğun oluyor. Bu iniş çıkışlar zamanla normalleşiyor ama insanı sürekli tetikte yaşamaya alıştırıyor. Belki de en büyük bedellerden biri bu; zihnin hiçbir zaman tamamen dinlenmiyor.
Dönüp son beş yıla baktığımda şunu görüyorum: Hayatta hiçbir kazanç tek başına gelmiyor. Bir şey kazanırken mutlaka başka bir şeyden vazgeçiyorsun. Bazen zamanından, bazen ilişkilerinden, bazen de eski halinden.
Özgürlük de tam olarak böyle bir şeymiş. Dışarıdan bakınca tek başına harika görünüyor ama aslında nasıl yaşadığınla anlam kazanıyor. Çünkü özgürlük, doğru yönetilmediğinde insanı en çok yoran şeylerden birine dönüşebiliyor.
Belki de bu yüzden artık kendime “Ne kazandım?” diye sormuyorum.
Asıl merak ettiğim soru şu:
“Bu beş yılın sonunda nasıl bir insana dönüştüm?”
Ben Hakan Saru.
Dijital pazarlama uzmanıyım.
Bu blogda kendi işini yapan insanların arka planındaki gerçeklerini yazacağım. Instagram’da gördüğünüz başarı hikâyelerini değil; o başarıların görünmeyen tarafını. Bazen kazançları, bazen kayıpları, bazen de kimsenin anlatmadığı o sessiz bedelleri.
